SİLENTLY COME THE DEATH, YOU CAN NOT UNDERSTAND, YOUR ALL LİFE WİLL BE PAST, SUİCİDE İF YOU WANT TASTE

31/8/2007 - kör,sağır ve dilsiz

''KÖR DİLSİZİ ÖLDÜRDÜ, SAĞIR KÖRÜ ÖLDÜRDÜ.''

Gazetenin baş sayfasında olan bir manşetti bu. Polisin yaptığı açıklamayı da insanın aklı almıyordu.

''Kör ve sağırın manevi kızları ''dilsiz'' (ona isim vermemişlerdi, dilsiz diye çağırırlardı) antre kapısını araladı ve içeri girdi. Daha önce hiç

konuşmayıp ses çıkarmamış olan bu dilsiz, körü çıplak görünce ağzı kapalıymış gibi, ''mmm'' gibi sesler çıkarttı. Kör karısına birisinin

bir şey yaptığını zannetti ve elleriyle ileriye atıldı. Daha saçlarını yeni kestirmiş olan dilsizin kendi kızı olduğunu anlamadı. Onu boğarak

öldürdü. Sağır hiçbir şey duymadı. İçeriye geldiğinde körün kızlarını öldürdüğünü gördü. Mutfaktan gidip bıçağı aldı. Körü, tabiri caizse sanki

ona gönderme yaparak... bir körü gözünü kırpmadan öldürdü..''

Haber buraya kadar sıra dışıydı. Ama polisin en son kurduğu cümle..Söylemek istemiyor gibiydi sanki ve söylememişti muhabire.

Akıllarda soru işareti bırakacak şu cümleyi kurmuştu.

''Ama öyle bir ayrıntı var ki...'' Arkasından gelen haykırışları duymadı ve yoluna devam etti polis.

Sevil kanser hastalığına yakalanmıştı. Bundan haberi yoktu. Kocası biliyordu bunu sadece, etraftan başka hiçkimseye söylememişti,

yanlışlıkla karısıyla konuşurlarken ağızlarından kaçırırlar diye. Kahrolan Murat, karısı için her şeyi yapmaya hazırdı.

Ne var ki, karısının istediği yerine getirilmesi zor bir istekti... Bir dilsiz çocuğu evlat edinmek istiyordu.

Yola çıkıldı, çocuk esirgeme kurumlarına bakıldı... sadece bir tane isteklerine uyan çocuk buldular. Ama o da... kördü. Hem kördü,

hem de dilsiz.

''Nasıl bir kader bu...'' diye iç geçirdi Murat. Ama Sevil bunun tam tersine, isyan etmişti. Bütün gün, neredeyse tüm İstanbul çocuk

esireme kurumlarını araştırmışlar, ama bu çocuğu bulmuşlardı.

Yok, Sevil kör bir insana bakmak istemiyordu. Uğraşamam ben kör insanla diye düşünüyordu. İstemedi, isyan ederek o çocuğu kabul

etmedi ve aramalarının boşa çıkmasına kahroldu.

''Ne yapalım Sevil, kolay değil, Allah verdi mi böylesini verir işte''

''Murat, kör bir insana nasıl bakacağız, hayır istemiyorum. Benim anneannem dilsizdi, vasiyeti vardı, o yüzden istiyorum dilsiz bir çocuk

yetiştirmek.''

''A a, hiç söylememiştin...''

Susma yaşandı bundan sonra. Arabalarına bindiler ve yola çıktılar. Eve döndüler ve Murat'ın karısı ölüme bir gün, bir adım daha yaklaştı.

Murat dışarı çıkıp bir şeyler aldı ve eve geri döndü, ertesi sabah gelip çatmıştı. Gece nasıl uyuduklarını hatırlamıyorlardı, düşünceler

birbirini kovalamıştı. Murat geri geldiği gibi arayışlarına devam ettiler. İstanbul dışına çıkarak hem de....

Yok, yok, yok.. Bulamadılar. Geriye dönmek zorunda kaldılar yine. İstanbul sınırları içine girdiler. Yollarına devam ederken...

Herşey çok hızlı oldu. Yapılan kaza, çok ani oldu. Murat karşısında ağacı gördü, elini karısının yüzüne götürdü görmesin diye, burnuna

ağzına girdi bu sırada eli ve.... çıkan ölüm sesiyle çarptılar ağaca..

Uyandıklarında hastanedelerdi. Ve... Murat'ın gözleri, Sevil'in kulakları artık yoktu.. İşlevlerini yitirmişlerdi..

Alışmadılar mı buna? Alıştılar. İki hafta sürdü. Karısı ölüme yaklaşıyordu Murat'ın, o zaten alışmak zorundaydı. Karısı da alıştı. Evet, insan

her şeye alışıyordu.

Yılmadılar. Arayışlarını sürdürdüler. Ve sonunda... Kör ve dilsizin olduğu o çocuk esirgeme kurumunda dilsiz bir kız çocuğu buldular.

Evlat edindiler çocuğu, işlemler, gidip elmeler, önemli kişilerle görüşmeler, kağıt çıkartmalar... bir haftada artık çocuk evlerindeydi.

Mutluydular. OLsun, ne olursa olsun, yine de mutluydu Sevil, Murat da öyle görünüyordu. Yalnız bir şey vardı, Murat dilsiz çocuğu

hiç sevememişti... Ses bile çıkarmıyordu ki dilsiz. Nefes alışı bile çok sessizdi, çok fazla.

Kısa saçlı halini görse de hiç sevmezdi herhalde. Sevil, dilsizin isteği üzerine saçlarını kısacık kestirmişti küçük kızın.

İşte cinayet, günlerden bir gün olan gün, pazartesi günü işlenmişti. Murat ve Sevil, ilişkiye girmişlerdi ve bunun hemen sonrasında, Sevil

banyoya gitmişti çıplak bir şekilde. Dilsizin kendisini görebileceği riskine de girmişti.

Antreden banyoya doğru açılan kapıyı arkasından kapatıp banyoya doğru yürüdü Sevil. Dilsizin kapısı da antreye açılıyordu...

Dilsiz kapıyı yavaşça araladı. Kör oturmuş bekliyordu karısının gelmesini. Dilsiz kapıdan çıktı ve kapıyı arkasından tam kapatmadı, çeyrek

açık bıraktı. İsteyerek yapmamıştı bunu. Kör kapı gıcırdamasını duydu ve karısının geldiğini zannetti. Yatakta oturuyordu, o da çıplaktı. Dilsiz

körü çıplak gördü ve şok oldu, isteğinin dışında konuşmaya çalıştı ve ''mmm'' gibi sesler çıkarttı. Kör karısının geldiğini düşünüyordu zaten, bir

de böyle bir ses duyunca yabancı birinin karısının ağzını eliyle esir aldığını zannetti. Elleriyle öne doğru atıldı ve eline gelen kişi, kısa saçlıydı...

konuşamıyordu...kızdı ama, kör onu erkek sandı. Boğmaya başladı. Dilsiz kızcağız son nefesini verene kadar sıktı o küçük boğazı..

Karısı sağırdı, bunların hiçbirini duymadı. Kapıyı açıp geldi. Görüntüyü gördü. Körün onu sevmediğini hep görüyordu....Mutfağa gitti. Bıçağı aldı.

Umarsız ve hayatından umutsuzdu evet. Kaç kere sapladığını hatırlayamadı birkaç saat sonra...

Polisler araştırdı olayı elbette. Kadının ether kokladığının farkına vardılar... Şaka gibiydi. Gerçek miydi yoksa?

Dilsizin gözlerinde ameliyat izleri vardı...

Doğru muydu bu... Doğru muydu... Bir insan karısı için...

Gözlerini vermişti. Karısının son isteğini yerine getirmek için gözlerini vermişti Murat. O gün elini yüzüne götürdüğünde, eline bol miktarda

ether dökmüştü. Kaza çok hafif olmuştu. Bayılmayabilirdi de Sevil ve Murat'ın gözlerini dilsize verdiğini öğrenebilirdi.. Bunu bu yüzden yapmıştı.

Dünyanın tüm güzelliklerini karısına vermişti..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/5/2007 - dolduruş (intihar yarışması)

   Kıskanmak, paranoyaklık olmakla birlikte, bir dolduruşa gelmektir. Kıskanılan ile fazla samimi olan istem dışı kıskandıranlar, kıskananın paranoya kurmasını sağlar. Bir insan, bir başkasına, başka bir başkasının kendisiyle ilgili kötü düşünceler beslediği yalanını söyleyip onu dolduruşa getirebilir.

   Kıskanmak, paranoyanın sana yalan söyleyerek seni dolduruşa getirmesidir.

   Tarık, en sevdiği arkadaşı Çetin’in yanına gelmişti yine. Son birkaç gündür çok sık uğruyordu dostunun yanında. Özenerek uzattığı, simsiyah ve dümdüz olan, omuzlarına kadar gelen saçlarından bile sıkılmıştı artık. Tek yaşadığı, iki odalı evi ona dar geliyordu, evde durduğu zamanlar. Belki de arkadaşına sık sık gelmesinin nedeni buydu.

   Bir de kafasına takılan bir konu vardı. Kıskançlıkla ilgiliydi bu konu. Çetin’in karısını, Şahika’yı kıskanmaması merakını fazlasıyla cezbediyordu. Merak her zaman cazibeliydi zaten, cezbediyordu insanı…

   Tarık nerden bilebilirdi ki bu kıskançlık konusunun tam üç cinayete yol açacağını...

   Çetin’in yeni getirdiği çayınca bir yudum aldı Tarık. Çayını tabağa bırakırken öksürüp boğazını temizledi konuşmaya başlayacakmış gibi.

   ‘’Abi sen evleneli kaç yıl oldu?’’

   Çetin ‘’bu da nerden çıktı?’’ der gibi baktı. Kaşlarını çatıp gözlerini kısarak.

   ‘’Şahika duymasın, dört yıl oldu? Nerden çıktı şimdi damdan düşer gibi lan, niye sordun?’’

   ‘’Neden Şahika duymasın, o kısmı anlayamadım’’

   Derin bir nefes verdi Çetin. ‘’Ulan kızları bilmez misin, ilk geyirdiği osurduğu tarihi bile bilmeni isterler, tarih manyaklarıdır. Dört sene üç ay, dört sene iki ay beş ay falan gibi bi zamandır, püsürü aklımda değil şimdi. O tamı tamına bilmemi ister.’’

   ‘’Biraz da haklı değil mi be abi. Şu birkaç gündür dikkat ediyorum da, sen Şahika’nın üzerine hakikaten fazla düşmüyorsun.’’

   ‘’Düşmüyor muyum? Nasıl yani düşmüyorum’’

   ‘’Mesela kıskançlık sıfır abi. Koca dediğin karısını kıskanır azcık’’

  Çetin bir duraksadı.

   ‘’Ne biliyim abi hiç yok sende sıfır yani. Azcık kıskanma bile yok.’’

   Biraz daha duraksadı az önceki duraksamasında sonra. Yüzünde geçiştirici bir gülümseme oluştu.

   ‘’Yani diyorsun ki karıyı götürseler bile..’’

   Hem işi şakaya vurup bunu umursamıyormuş gibi yapmak hem de konuyu geçiştirmek istemişti Çetin.

   ‘’Estağfurullah demek isterdim ama aynen öyle abi. Yengenin arkadaşları mesafeli davranmalı biraz bence.Dün o Muhsin denen adam,çenesini sıkıp sıkıştıran var ya, inan ben bile fitil oldum. Hep seni kestim ama, tık yok..’’

  İçinden ‘’Sen ne diyorsun lan’’ demek geçti ama kendisi yapmıştı bu espriyi. Diğer cümleleri düşünmek istemedi

   ‘’Yuh lan’’.. dedi, sonra birkaç saniye sürecek ama çok uzunmuş kadar sessiz bir suskunluğa büründü Çetin. Hiç bakmamıştı bu açıdan ilişkisine, onu kıskanıp kıskanmayacağını düşünmemişti. Bir anda böyle bir düşünce beynine oturunca, içine oturmuştu.

   Kolay dolduruşa gelen biri olduğu anlaşılıyordu…

   ‘’Yerinde olsam intihar ederdim’’, deyip vurucu cümleyi kurdu Tarık. Abartmıştı gerçekten de.

   ‘’Yuh artık, sen de şu intihar mektubu yazma olayına çok taktın. Kaptırdın iyice kendini’’, dedi Çetin. Hem konuyu değiştirmiş de olmuştu tamamen.

   ’’Kaptırılmaz mı abi, birinciye üç milyar veriyorlar’’

  İki hafta önce bahsetmişti bu ‘’intihar mektubu yarışması’’ndan Çetin’e Tarık. ‘’Kıskaç’’ isimli bir metal müzik dergisinin yaptığı bir yarışmaydı bu. Yapılacak, içinde fantazi  barındırması da serbestti bu arada, bir intihar mektubu yazmaktı, mail ya da posta yoluyla dergiye yollamaktı.

   ‘’İyi hatırlattın, ben yazdım bir tane de, senden temize çekmeni istiyorum’’

   ‘’Maille atsana oğlum’’

   Bunu derken sesindeki çöküş hissedilebiliyordu. Çökmüştü, kendisini lüzumsuz buluyor gibiydi, karısını kıskanmıyordu ve bunu daha önce de duymuştu, çok seven insanın kıskandığını.

   ‘’Abi daha önce de  bahsetmiştim bundan, posta ile yollamanın ihtimali arttıracağını düşünüyorum. İntihar mektubu bu, mektup olarak gönderilmeli. Daha okunur olacağını, dikkate alınma  yüzdesinin artacağını düşünüyorum. Hadi ısrar kumkumasına sokturma kendini.’’

   Aynı çökmüş sesle ‘’tamam,  yarına kadar  yazarım’’ dedi.

   Tarık da bir kafa hareketiyle onaylayıp tam kapının koluna elini götürecekken, zil çaldı.

   Duydunuz zilin sesini, intihar yarışması başladı…

   ‘’Duydunuz zilin sesini,  yarışma başladı. Hadi baba, yaz şu yazıyı bir an önce, ama yavaş yavaş, ironik takıl yani. Yarın gelir alırım’’

   Cümleleri bittikten sonra kapıyı açtı Tarık.

   Sanki şakaymış gibi, gelen  Muhsin ile Şahika’ydı…

   Şahika bir selam verdi kocasına. Hal hatır sordu. Daha sonra da salona oturdular. Evet, tahmin edildiği gibi, Muhsin Şahika’nın yanına oturdu ve yılışık bir şekilde davranmaya başladı.

   Tarık tüm bunları görmemişti, görse kesin delirirdi. O çıkıp gittikten sonra bir suskunluk çökmüştü Çetin’in üzerine. Suskunluk, üzerine çöktüğü kişinin çökmesine neden oluyordu. Ama bunun tersine, Çetin’in görüntüsü umursamazdı.

   Çok konuşan bir silaha susturucu takılsa da baş ağrıtırdı. Silahın nereye konuştuğu önemliydi. Tarık Çetin’in beynine konuşmuştu.

   Çetin’in suskunluğuyla ilgili bir şey sormadı Şahika ve Muhsin. Bu geçici dilsizliği önemsemediler, belki de görmediler. Dilsizliğe kör olmuşlardı. Vurdumduymazlık da bir nevi sağırlıktı, karşısındakini etkilemek için pahalı yalanlar söyleyen, söylediğinin yalan olduğunu ve o esnada etrafında olup biteni duymazdı.

   Vurdum duymaz uydururdu..

   Çetin bir tabancaya sahipti ve insan silahına susturucu takınca da vurdumduymaz olurdu…

   Muhsin ertesi gün apartmanının önünde, başına bir kurşun sıkılarak öldürülmüş bir şekilde ölü bulunmuştu.

                                                 * * *

   Gecenin biriydi saat. Tarık haberi almıştı ve direk arkadaşının evine gelmişti. Eve geldiğinde Şahika odasındaydı ve üç saat boyunca dışarı çıkmadığını öğrenmişti Çetin’den Tarık.

   Tarık en başta konuyu açmadı…

   ‘’Ne oldu benim yazı?’’

   ‘’Yazdım, al orda duruyor’’

   Cebinden bir dosya çıkarttı Tarık.

   ‘’Buna koyar mısın?’’

   Sessiz bir sesle ‘’olur’’ dedi Çetin,sonra dosyayı aldı ve temize çektiği, çizgisiz A4 kağıdına temize çektiği intihar mektubunu arkadaşına uzattı. Ardından aralarında kısa bir gerginlik oldu.

   Kısa gerginliği kısa suskunluk takip etti, bu suskunluğu Tarık bozana kadar.

   ‘’Çetin…..Sen mi yaptın Çetin?’’

   Duraksadı bu suçlayan soruyla Çetin.

   ‘’Ne diyorsun sen abi ne diyorsun! Niye ben yapayım lan! Katil miyim lan ben!’’

   Arkadaşının verdiği bu tepkiyle irkilmişti. Susmuşlardı bir süre ikisi  yine. Sonra Tarık duyulmayacak bir sesle ‘’benim suçum..’’ dedi.

   Çetin gürledi bunun üzerine.

   ‘’Ya bi defol git zaten başımdan aşkın düşüncelerim. Öyle kolay dolduruşa gelecek adam mıyım lan ben pat diye katil olacağım, bu kadar mı tanıdın arkadaşını!’’

   ‘’Tabancan nerde? Bakmak ist.. bakma… bakmak istiyorum. Hay anasını söyleyemedim.

   ‘’Vay vay vay. Heyecanlanmak, heyecanlanmanın getirdiği kekeleme. Tamam lan, getiriyorum. Bak, araştır.’’

   Hızlıca yatak odasına girdi yürüdü, kapıyı çaldı, odaya girdi. Tabancayı Şahika’nın elinde görmek onu şaşırtmıştı.

   ‘’Napıyorsun?’’ sorusuna ‘’hiiç’’ yanıtını aldı. Aldığı yanıtı umursamadı, tabancayı istedi ve aldı. Hemen arkadaşına götürdü.

   Dokuz tane kurşun alan tabancanın içini açtı. Ve tam sekiz tane kurşun saydı….

   Muhsin kafasından tek kurşunla vurulmuştu…

   ‘’Yedek kurşunlarını nerede saklıyorsun Çetin?’’

   ‘’Çekmecede’’

   Silahı sertçe elinden aldı. Aynı şekilde sert adımlarla odaya gitti Çetin. Giderken de söylendi.  Silahı çekmecenin içine bırakma sesi bile gelmişti sert bir şekilde.

   Çekmecenin içinden gelen sesin ardından kapının sertçe çarpılma sesi gelmişti. Bunun ardından zil çaldı...

   Duydunuz zilin sesini, kıskançlık yarışması başladı…

   Gelen Şahika’nın dostu Hakan’dı. Kapı açıldıktan sonra içeriye girer girmez Şahika’yı sordu. Çetin şaşırmış bir şekilde söyledi Şahika’nın yerini, odasını gösterdi.

   Çok değil, aradan birkaç dakika geçmişti ki, içeriden bir bağırtı koptu…

   ‘’Çek ulan elini! Bu ne samimiyet!’’, diye haykırmıştı Şahika.

   Tarık da duymuştu bu haykıran cümleyi, tam o anda Çetin ile göz göze geldiler. Çetin hemen koşarak Şahika’nın odasına girdi.

   Şahika elinde bir silah tutuyordu, bu silahın ucu Hakan’a doğrultulmuştu. Hakan’ın gözleri yuvalarından fırlamıştı.

                                       ***

   Ertesi gün, Hakan öldürülmüştü. Dejavu oluyor gibiydi. Hakan’ın ölümünden bir gün sonra, yine saat bir civarlarında, yine Şahika odadayken, yine Çetin ile Tarık gergin  bir şekilde bakışıyorlardı.

   Suskunluk, dilsizliğini dile getirmekti. Şüphe dilinin ucuna gelirdi ama o esnada dilsiz olduğun için, dilinin ucuna geldiğini sanırdı aslında. Ağzın içine düşer ve ağzın içindeki bakla olurdu. Karşındaki şüphelendiğini sakladığından şüphelenip ağzını aramaya çalışırdı. Ama şüphelendiğini saklayanın beyni konuşma emrini vermediği için, kendisinden şüphelenmesinden şüphelenen aramayı gerçekleştiremezdi.

   Tarık’ın beyni Çetin’e ağız arama emrini vermiyordu…

   ‘’Tarık, niye bana tip tip bakıyorsun? Benden şüpheleniyor musun hala?’’

   Ses yok.

   ‘’Konuşur musun Tarık?’’

   İkinci sessizlik, süresi on saniyeden fazla.

   Çetin’in aklından dün Şahika’nın silahla oynadığı düşüncesi geçti ama bunu Tarık’a söylemedi.

   ‘’Tarık, benim alakam bile yok.’’

   ‘’Lan daha ne kadar sürecek bu hikaye! Ne kadaa…

   Tam bağırmaya yeltenecekti ki, zil çalmıştı.

   Duydunuz zilin sesini, ihanet yarışması başladı…

   Bunlar sayıyla mı verilmişti de böyle bir bir geliyorlardı.

   Gelen Selim, sorgusuz sualsiz, Şahika’nın odasına geçti ve ertesi gece apartmanın önünde sırtından girmiş iki kurşunla ölü bulundu.

   Ve dejavu devam etti… Saat bir civarı… Çetin’in evi…

   ‘’Çetin…’’

   ‘’Efendim. Sus abi. Hatta defol git. Suçlayan bakışlarını görmek istemiyorum. Sesini de duymak istemiyorum.’’

   ‘’Çetin…’’

   ‘’Ben öldürdüm abi,tamam? Ben caniyim, psikopatım, katilim. Ben öldürdüm!’’

   ‘’Çetin…’’

   ‘’Ne var amına koyayım ne var!’’

   ‘’Balistik raporu gelince yakalanacaksın, yerinde olsam intihar ederdim.’’

   Tarın elini beline attı ve bir dokuz milimetre çıkarttı. Namlunun ucunu dostu Çetin’e doğrulttu.

   ‘’Buna bir son vermeliyim’’

   ‘’Lan ben öldürmedim diyorum sana psikopat ne yapıyorsun sen sok oğlum şunu yerine saçmalama lan abartma lan!’’

   ‘’Tam iki yıl, mal herif, dört yıl değil. Tam iki yıl üç ay. İki hayvani yıl. Eziyetli. İki yıl boyunca hayvan gibi sevdim’’

   ‘’Ne! Ne diyorsun sen Tarık? İndir şu silahı bi önce!’’

   Tarık dinlemeyip konuşmasına devam etti.

   ‘’Dört kişiden onu kıskandım. Hayvan gibi. Ölümüne.’’

   ‘’ Tarık sen ne diyorsun lan?’’

   ‘’Üçü öldü. Sağolsun Şahika mermilerini alıp bana getirdi. Balistikten rapor gelince katil sen görüneceksin, çünkü senin kurşununla ateş edildi.’’

   Çetin donakalmıştı. Konuşamıyordu. Dili tutulmuştu, gözleri patlamıştı…

   ‘’Sen onu hiç kıskanmadın. Hiç be, hiç. Yerinde olsam, intihar ederdim’’

   Şahika odadan çıkıp gelmişti. Hızlı adımlarla yürüyüp Tarık’ın yanına geldi ve beline sarıldı. Fısıltı sesiyle ‘’ o günden sonra seni hiç sevemedim’’ dedi.

   ‘’Hatırlar mısın bilmem, ilk günü, ilk evlendiğiniz günü, Muhsin hıyarı işte böyle sarılmıştı karına. Bu ne samimiyet lan! Ben müdahale ettim, karın rahatsız oluyordu bundan. Ama sen, gülüp eğleniyordun. Daha ilk günden bu ne samimiyet lan! O Muhsin senin arkadaşın değil miydi! Geçen gün niye iplemedi seni, he! Hepsini anlattı Şahika!’’

   Sonra Şahika’ya döndü. Bir anda sakinleşti. Gülümsedi.

   ‘’İşte aşkımız o gün başladı’’ dedi gülümseyen surat ifadesiyle.

   ‘’Bak’’ diye devam etti konuşmasına. ‘’Elimde senin yazınla yazılmış bir intihar mektubu. Hemen okuyayım:

   ‘’’Gidiyorum. Vuracağım kendimi. Niye mi? Berbat biriyim ben, elini kana bulamış biri. Zaten katilim, kendimin katili de olsam ne olacak’’

   ‘’Burası bol fantezi kısmıydı’’dedi arada girerek. Çetin’den ses yoktu.

   Devam etti okumaya.

   ‘’Ölüm umrumda değil. Öldürdüğüm insanlar umrumda. Geride bıraktıklarım şu anda aklımda değil. Ecelimle ölmeyi isterdim. Hayata isyan etmem malca olur. Dünya bir boktan kurtuluyor.’’

   ‘’Az çakal değilsin, mektup içten olsun diye de malca demişsin. Bir dahaki sefere kurşunlarını say her gece. Üç insana da kendi tabancam senin kurşununla ateş ettim. Balistikten rapor gelince, senin tabancandan çıktığını düşünecekler, çünkü senin kurşunların onlar. Suç kesin senin. Katilin intihar etmesi, suçlarını inkar edememesidir…’’

   Kıskançlık bir dolduruşa getirmektir… Kıskançlığının söylediği yalanlarla dolduruşa gelip cinayet işlemen işten bile değildir…

   Tarık silahını Çetin’in kafasının sağına dayadı ve anında ateşledi. Çetin’in kafasından şerit halinde kan akmıştı. Gözleri, sanki ölmekten zevk  alıyormuş gibi kaydı. Vücudu yere yığıldı sertçe. Başı yere çarptı…

   Şahika’ya baktı dostunun hayatına son verdikten sonra. Gözlerini sımsıkı yummuştu kadın. Hemen ona hepsinin geçtiğini söyledi. Sarıldı. Gözlerini yumup paranoyasız günlerini hayal etti.

   Elinde hijyen eldivenleri vardı, az önce giymişti. Cebinde getirdiği intihar mektubunu dosyadan çıkarttı. Cesedin yakınlarına bir yere bıraktı. Ağır ağır ilerleyen kan, bu mektubu hafif ıslatmıştı. Dosyanın içinden çıkarttığı mektubun üzerinde parmak izinin olmadığını bilmek onu rahatlatıyordu…

   Şahika’yı da alıp evi terk etti. Susturuculu silahını beline takmıştı. Elbette ki, kendi mermisiyle ateş etmişti dostuna.

   Süre bitti, intihar yarışmasını Tarık kazandı…

   Süre bitti, ihanet yarışmasını Tarık kazandı…

   Süre bitti, kıskançlık yarışmasını Tarık kazandı…

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2006 - yakını ölen birisini teselli etmek...

Yakını ölen birisini teselli etmek zordur cümlesini kurmam çok genel olur. Bu herkes tarafından bilinen bir hadise zaten.

Yakını ölen birisini teselli ederken empati yapmamız gerekir. Kendimizi onun yerine koymamız gerekir, onu anlayabilmek daha sonra onu teselli etmenin yollarını arayabilmek için.

Ama mezarlığın yolları hep karanlık olur bilirsiniz...

Ve empati kurarken bir bakmışsınız aslında ölen insanla empati kuruyorsunuz...

Çünkü o, yakını ölen insanın da ölenden farkı yoktur. Ölenle ölünmez diye bir söz vardır ya, bu söz aslında doğru değildir. Ölenle beden olarak ölünmez ama ruh olarak geçici bir süre de olsa ölünür.

Küçük bir bebeğin canı yandığında, örneğin parmağı kapıya sıkıştığında, annesi gel öpeyim de geçsin der ya..

İşte bu yara geçici süreli bir yara olmayabilir her zaman. Ruhta kalıcı iz bırakabilir.

Öpünce geçici bir yara değildir yakının ölmesinin yarası bazen...

İnsanın ruhunda kalıcı iz varsa o insan kolaylıkla takip edilebilir...

Ne demek istediğimi açıklayacağım.

Bir de en sevdiği insan ölse… Düşünsenize, nişanlanmalarına iki hafta var ve bir trafik kazası... Ve doğrudan sağ kalan tarafın hayat trafiğinin akışı değişir. Onun hayat trafiğinin akışı göz yaşının akışıdır artık.

Şimdi teselli etmeye gelelim. Ne yapabiliriz bu çaresiz durumda?

Kolumuzu yakını ölen insanın omzuna attık. Ne diyebiliriz ki? Sağ kolumuzu onun omzuna attık, sol elimizle de göz yaşını siliyoruz. Sevdiği bir insanı hayatından silmişse göz yaşını da silmek zorunda kalır... Bunların hepsinin bilincinde olduğumuzu var sayalım.

Babanın doğacak bebeği annesinin karnında ölmüş, düşünsenize...

Onun hayatının nüfus varsayımından bir kişi eksilmiştir artık...

’’Boşver üzülme, Allah onu yanına aldı işte, hem çok iyi bir insandı, kesin cennete girecek’’… bu tür teselliler işe yarar mıydı acaba?... Hiç sanmıyorum bana soracak olursanız. Çünkü o da biliyordur bunları. Onun sorunu ölen yakının cehenneme gitmesi ya da ahiretteki yeri değil ki. Onun sorunu şu anda o yakının yanında olmaması ve bir daha asla olmayacağı.

’’O yoksa ben yanındayım ve hep yanında olacağım…’’ bu söylenebilir. Bu ona bir nebze de olsa teselli verir… mi? Sizin kim olduğunuza bağlı, eğer onun yakınlarından birisiyseniz, bu çok az da olsa işe yarayabilir. Onun acısını geçirmez bence ama, yine de ona yalnız olmadığını hissettirmek bir şey kaybettirmez.

En başta da demiştim, kendinizi onun yerine koymalısınız diye. Onu önce anlamak gerekir, sonra teselli edebilirsiniz. İnsan en iyi kendisini teselli eder, kendinizi onun yerine koyunca, kendinizi teselli ediyormuş gibi onu teselli edersiniz.

O süre içinde gerçeklerden bahsetmemelisiniz. ’’Onun yokluğuna alışmak zorundasın.’’ gibi gerçeklerden bahsedilmemeli bence.

İnsanın ruhunda kalıcı iz varsa o insan kolaylıkla takip edilebilir demiştim. Çünkü o insan artık belirgin olmaya başlar. Onu teselli eden birisi olmazsa ruhundaki iz tamamen kalıcı olur artık ve akli dengesini yitirir yavaş yavaş düşüncelerden...

Sonunda, tahmin ettiğiniz gibi delirir.

O yüzden bu konu, teselli konusu gerçekten çok önemlidir. Biliyorum, yakını ölen birisini teselli etmek imkansızdır, imkansız olmasa da çok zordur. Ama yine de onun yanında birileri olmalıdır. Yoksa işin içinden çıkamaz.

Bu içinden çıkılamayan işte çalışırsa beyni iflas eder...

Benim tavsiyelerim bu kadar. Yakını ölen birisi nasıl tedavi edilir, bu açıdan bir deneyimim yok. Sadece düşüncelerimi söyledim. Uyguladığınızda yararlı olmayabilirde...

Yakını ölen birisi nasıl teselli edilir anlamak için yakını ölen birisinin sizin yakınınız olup ölmesi gerekir...

Bunu cümleye dökmesi bile zor bir durum işte.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2006 - bir tecavüz hikayesi

Yürüyordu yolda Şahin. Önünde de bir kız vardı. Altında dar bir eşofman olan bir kızdı bu. Çok da güzel bir vücuda sahipti, bir erkeğin ağzını hemen sulandıracak bir vücuttu bu. Şahin de gözlerini kızın kalçalarına dikmiş, arkasından yürüyordu. Bir an bile ayırmıyordu gözlerini kızın kalçalarından.

Kendi sokağına geldi, hatta kendi apartmanına doğru ilerliyordu. Kızın kendi apartmanında oturduğuşüncesi içini bir garip yapmıştı. Ama kız o apartmanda oturmuyordu.

Yine de şanslıydı bir bakıma. Kız bir yan apartmanda oturuyordu.

Saat gecenin biriydi. Bu saatte, sokakta bir tek kız ve Şahin vardı. Kızın bu saatte sokakta ne işi olduğu belli değildi, önemli de değildi zaten. Özellikle de Şahin için hiç önemli değildi. Şahin arkadaşlarından yeni ayrılmış, evine gidiyordu.

Şahin de evine girdi. Kız kardeşi Melek ile babası Arif hala uyumamışlardı, televizyon seyrediyorlardı.

-Siz hala yatmadınız mı ya?, diye sordu Şahin kız kardeşine bakarak.

Onun bir kız kardeşi vardı ve elbette ona bakılmasını istemezdi. Ama kendisinin bakmadığı kız yoktu. Burada bir adaletsizlik vardı. Adalet yerini bulmuyordu bu durumda. Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapıyordu.

-Yatmadık, sanane. Sen nerdeydin bu saate kadar?, diye çıkıştı babası Şahin’e.

-Arkadaşlarlaydım baba, nerede olacağım.

-İyii, sen devam et bu saatte gelmeye. Sonunda papaz olacağız ama, ne zaman, dur bakalım, dedi babası ve iç geçirdi. Sonra gözlerini televizyona çevirdi ve seyretmeye devam etti.

Şahin de odasına gitti. Yatağına yattı. O kızı düşünerek uyudu.

Eli kız eline değmemişti daha. Ne kız eline ne kız vücüduna değmemişti, bugüne kadar hiçbir kızla çıkmamıştı.

Belki bu yüzdendi yoksunluğu, bu yüzden önüne gelen kıza yanında erkek varmış, ailesi varmış hiç umursamadan bakıyordu.

O yattıktan bir süre sonra kız kardeşi Melek, sonra da babası yattı. Babası sabah işe gittiği halde gece ikiden önce yatmazdı, öyle alıştırmıştı kendisini ,sabah yedide kalkıyordu ve beş saatlik uyku ona yetiyordu. Zaten televizyonun önündeyken saat bir buçuk gibi başlardı uyuklamaya, sonra, saat ikiden sonra dünyayla ilgisini tamamen keserdi.

Sabah olmuştu. Babası yedide kalkıp kendi kendine işe gitmişti. Şahin liseyi geçen sene bitirmişti, düz lise sayısal bölümde okuyordu, üniversite sınavını kazanamamıştı. Bu sene tekrar girecekti.

Kahvaltılarını ettiler. Sonra Şahin’i arkadaşları çağırdı. Zaten onlar kahvaltı edene kadar saat öğlenin biri olmuştu.

Arkadaşlarıyla internet kafeye gittiler, mahallede ’’Alman kale’’ isimli oyunu oynadılar, gruptan birisinin evine gittiler...

Böyle bütün günü geçirdiler.

Saat yine bire yaklaşıyordu.

Şahin köşe başında arkadaşlarıyla sohbet etmişti bir süre. Sonra grubun bütün elemanları ayrılmıştı, Şahin de evine doğru yürüyordu.

Kafası önde, belki o kızı tekrar görürüm diye düşünüyordu ki... Düşüncesi başına geldi.

Sol taraftaki ara sokaktan çıkan kız, şu anda Şahin’in önündeydi ve yürüyordu.

Şahin’in sözler dilinin ucundaydı...Konuşmak istiyordu kızla. Ona karşı, özellikle de kalçalarına karşı aşırı bir şekilde ilgi duyuyordu.

Kıza daha da çok yaklaştı. Kız adımlarını hızlandırmıştı...Korkuyor olmalıydı. Arkasından duyduğu ayak sesi git gide yaklaşıyordu.

Şahin’in de süresi ve mesafesi azalmıştı iyice. Kendi apartmanlarına geleceklerdi birazdan.Yani kız birazdan içeriye girecekti.

Nefesleri kızın ensesindeydi artık. Bir adım mesafesi kadar yakınlaşmıştı kıza. En fazla on saniye sonra kendi apartmanının merdivenlerinden çıkacaktı ve Şahin amacına ulaşamamış olacaktı.

Bakan birisi var mı diye kafasını yukarıya kaldırdı, yoktu, arkasına döndü, sağına soluna baktı, yoktu, koskoca sokakta bir o bir de kız vardı.

Artık apartmana adımlar kalmıştı.

Cesaretini topladı ve elini kızın omzuna koydu.

-Bir dakika bakar mısınız?, dedi.

Kız nazik bir şekilde arkasını döndü. Yüzü sapsarıydı, korkudan mı yoksa yüzünün rengi bu muydu belli değildi ama sokak lambalarının altında yüzünün sapsarı olması çok belliydi.

-Nerede oturuyorsunuz?

-Şu apartmanda, diyerek eliyle gireceği, geçen sefer de girdiği apartmanı gösterdi.

-Yeni mi taşındınız? Sizi daha önce görmedim de.

-Evet.

-Bir yerde oturup konuşabilir miyiz?

Bu saatte de olmazdı ki. Çok yanlış bir zaman seçmişti bunun için. Kız kendisine nazik davranıyordu ama bu saatte bir kızın bir yerlerde oturup konuşması kabul edilebilecek türden bir teklif değildi.

-Eve gitmek zorundayım, bir haftadır eve bu saatte geliyorum. Bir daha geç kalırsam babam beni evden atacağını söyledi ve çok ciddiydi.

-Seni korkutmak için demişti.

Gülümsedi kız. Gözlerini kapattı ve birkaç saniye kapalı tuttu. Sonra açtı.

-Babam beni bir defasında evden attı, bir hafta arkadaşımda kaldım, yine bu geç kalma mevzusu yüzünden.

Bu sefer kalacak arkadaşım da yok.

-Neden yok?

-Daha önce Zonguldak’ta yaşıyorduk. O yüzden. Buraya yeni geldik. Neyse, gideyim ben artık. Sonra konuşuruz, olmaz mı?

-Tamam, olur.

-Oldu, görüşürüz.

Kız apartmana yöneldi. Şahin de kendi apartmanına yöneldi...ya da yönelmedi.

Şahin kız apartman kapısını açar açmaz çok hızlı adımlarla merdivenleri çıktı ve apartman kapısının dibine geldi. Aradan içeriye girdi. Girdiği gibi kızın ağzını kapattı. Karanlıktı. Eğer kız çığlık atarsa bütün apartman yankılanırdı, çünkü her apartman gibi bu apartman da yankı yapıyordu sesleri.

Daha sonra mahalle yankılanırdı...

Ağzını sımsıkı kapattı. Sürüklemeye başladı. Kız direniyordu, gelmek istemiyordu. Ama Şahin ondan daha güçlü olduğu için bu savaşta üstün geliyordu. Kızı bodrum merdivenlerinin başına getirmişti bile.

Kız çok debeleniyordu. Sağ elini yumruk yaptı, sol eli kızın ağzındaydı. Elini kızın ağzından çekmeden kafasına, tam beyninin ortasına bir yumruk vurdu yumruk yaptığı elinin altıyla. Kız olduğu yere yığılmıştı.

Merdivenlerden aşağıya düşecekti ki, Şahin son anda yakaldı.

Kızı kucağına aldı ve bodruma götürdü.

Altındaki eşofmanı çıkardı, kendi pantolonunu da çıkardı.

Sonra da yapacağını yaptı...

Yaptıktan sonra merdivenleri çıktı ve evine gitti.

Kendisini iyi ve mutlu hissediyordu. Televizyonun karşısında uyuklamaktan olan, gözlerini açıp kendisiyle göz göze gelen babasının somurtkan surat hali umrunda bile değildi. Melek’e şakalar yapıyordu, yüzü gülüyordu, mutluydu.

Biraz televizyon seyrettikten sonra odasına girip yattı.

Sabah erken saatte kalktı. Melek ve annesi de uyanmıştı .Kahvaltı sofrasını hazırlıyorlardı. Saat on civarındaydı.

-Anne günaydın, dedi, dün geceki gibi neşeli bir ses tonunda.

-Hayırdır, keyiflisin bugün, dedi elinde peynir tabağı olan annesi.

-Hiiç, yok bir şey ya.

Sonra kahvaltıya oturdular.

Yine Şahin’i arkadaşları çağırdı, öğlen bir gibi. Öğlene kadar da oturup televizyon seyretmekten başka bir şey yapmamıştı.

Dışarı çıktı. Tam arkadaşlarıyla yürüyecekti ki, gözüne çarptı o kız...

Apartmanda oturmuş, kafasını taşa dayamış, uyuya kalmıştı. Sol gözü mordu. İyi de, o, kızın gözüne vurmamıştı ki...

-Siz gidin, ben birazdan gelirim, dedi Şahin.

-İnce iş hee, dedi ve sırıttı arkadaşlarından birisi. Sonra arkalarına bakmadan gittiler.

-Şşşt, uyan!, dedi ve kızı sarsaladı Şahin. Kız yavaşça göz kapaklarını araladı.

Kaşlarını çattı Şahin’i görünce. Yüzünü öne eğdi.

-Ne işin var burada?

-Babam eve almadı, dedi ölü bir ses tonuyla, çok kalın çıkmıştı sesi, dünkü nazik ses tonu yoktu, erkek sesi gibi bir sesi vardı şu anda.

Demek babası gözüne de bir tane vurmuştu, yani onu dövmüştü. Kim bilir kaçta ayılıp gitmişti eve...

-Bizde kalsana, dedi Şahin.

Kız iyice kafasını öne eğdi. Ağzı yamuldu. Çaresizliğin surat şekliydi bu. Çaresizdi. Ne diyebilirdi ki şimdi ona. ’’Bu çocuk bana tecavüz etti,’’ dese birisine derdini kim anlardı. Kim ona kucak açardı.

-Bana bak, eğer birisine bunu anlatırsan keserim boğazını! ,dedi Şahin kızın gözlerinin içine bakarak. Kız bir saniyeliğine bakmıştı Şahin’in gözlerine, sonra korkudan hemen başka bir yere kaçırmıştı bakışlarını.

-Şimdi eve gidiyorum. Yarım saat sonra geleceksin, anneme mahalleye yeni taşındığını, babanın seni evden attığını, kalacak yerinin olmadığını söyleyeceksin. Ben de seni onaylayacağım, geçen gün bu kızla konuştum filan diyeceğim, bir-iki gün kalsın bizde bir şey olmaz filan diyeceğim. Tamam mı?

Kız hiçbir tepki vermedi. Yalnızca yere bakıyordu.

-Tamam mı dedim sana!

-Tamam, dedi kısık bir sesle.

Sonra eve gitti Şahin. Arkadaşları bekliyordu belki, ama o bunu umursamadı.

Yarım saat civarı bir zaman sonra kız geldi.

Kapıyı Melek açmıştı.

-Kim o Meleek?, diye bağırdı Şahin.

-Tanımıyorum abi. Dediklerinden de bir şey anlamadım valla.

-Annem nerde?, dedi ve derken de yerinden kalktı. O sırada annesi konuşulanları duyup mutfaktan çıkmıştı.

-Merhaba teyze, dedi kız.

-Merhaba kızım. Buyur.

-Teyze biz mahalleye yeni taşındık da...Babam sarhoşun tekidir, içip içip eve geliyor. Ben de onunla yalnız yaşıyorum...beni evden attı dedi.

-Heee, tanıdım seni, dedi Şahin.

-Kim oğlum bu?

-Mahalleye yeni taşınan kız işte anne, dedi ya. Konuşmuştuk geçenlerde. Babası içip içip eve geliyormuş.

-Kalacak yerim...yok...

Gözünden bir damla yaş indi. Gerçek gözyaşıydı bu, timsah gözyaşı değildi.

-İçeri gelsene, dedi Şahin.

Kız ayağındaki ayakkabıları çıkarttı ve eve girdi.

-Anne, mutfağa gelsene sen benimle bir dakika, dedi Şahin.

Annesi kabul etti. Mutfağa girdiler. Melek’e de kızı salona götürmesi için işaret yaptı.

-Anne kızcağızın durumu çok kötü. Kalacak yeri olmadığına göre buraya neden geldiği belli.

-E banane oğlum, burası kimsesizler yurdu mu? İn mi cin mi? Burada kalsın diyeceksin, hayatta olmaz.

-Anne yapma ya, yazık kıza. Aynısı senin başına gelse, sokakta kalsan böyle, iyi mi olurdu...

On beş dakikalık bir uğraş sonucu annesini ikna etti Şahin. Kız artık onların evinde kalacaktı bir süre.

Gereksiz muhabbetlerden sonra gece oldu. Şahin odasına çekilmişti. Uykusu gelmişti. Saat ikiye geliyordu.

Uyuya kalıp duruyordu. Babasının da yatmasını bekliyordu.

Kızın odasına girecek ve yaptığı şeyi bir daha yapacaktı...

Saat üçe doğru babası yattı, ışıklar söndü... Şahin daha kız odasına girmeden kendi odasına gelmişti tek başına. Kız ile ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu belki de. Ya da bir nedeni yoktu bunun, sadece geceyi beklemek istiyordu.

Kapısını yavaşça açtı. Odadan dışarıya çıktı. Sol tarafındaki odaya yöneldi. O kadar yavaş olmalıydı ki, kimse duymamalıydı. Uyku sersemliği de vardı üzerinde.

Yavaşça o odanın da kapısını açtı ve içeriye girdi. İşte orada, mışıl mışıl uyuyordu kız. Küçük bir gece lambası aydınlatıyordu odayı, fazla da ışık vermiyordu.

Heyecanlandı Şahin.

Yavaşça kızın üzerine eğildi. Kız sağ tarafa dönmüştü.Duvar tarafına.

Eliyle kızı kendisine döndürmeden ağzını kapattı. Kafasının iki yana oynadığını gördü sonra. Uyanmıştı. Sağ eliyle kafasına bir darbe indirdi yine. Yok, bayılmıyordu, hala kafasını sağa sola sallıyordu. Sağ yumruğunu iyice havaya kaldırdı ve okkalı bir darbe indirdi yine kafasına kızın. İşte, şimdi başarmıştı. Bayılmıştı kız.

Etrafına baktı. Nefes alışları bile yavaştı. Heyecanlıydı. Kızın eşofmanını sıyırdı, sonra kendisininkini. Kısa sürede yapacağını yaptı.

Kızın eşofmanını çekti, kendisininkini de. Üzerini örttü kızın. Sonra odadan çıktı.

Yatağına yatmadan önce derin bir nefes aldı. Mutluydu. Artık kızı esir gibi kullanacaktı. Bu yüzden çok mutluydu...

Uykuya daldı...

Sabah çığlık sesiyle uyandı.

Annesinin çığlığıydı bu.

Hemen fırladı yataktan. Acı bir çığlık sesiydi bu çünkü.

Yoksa kızın kafasına vurmuştu da fazla mı kaçırmıştı?

Çok korktu bir anda. Kalbi güm güm atmaya başladı.

Kapısını sertçe açtı ve odadan dışarıya çıktı. Annesiyle karşılaştı. Annesi boynuna atıldı oğlunun. Ağlıyordu, hem de ses çıkartarak. Saat sabahın yedisi olmalıydı, o yüzden babası da evdeydi.

-Anne ne oldu anlatsana ya! ,dedi Şahin.

Odaya soktu onu annesi.

Odada yüzü koyun yatan bir kız vardı. Ağzından gelen kanlar yastığın küçük de olsa, bir kısmını kaplamıştı.

’’Olamaz!’’ dedi içinden. Bir anda içine girdiği dünyanın boyutunu anlayamadı. Bir katildi artık. Ne yapacaktı? Nasıl yaşayacaktı? Kesin yakalanacaktı.

Odaya girdi.

Kızın yüzünü çevirdi...

Olamaz!

Kız kardeşiydi bu!

Yanlış odaya girmişti! Omzunda hissettiği bir elle elektrik çarpmışa döndü vücudu. Kafasını çevirdi. Dün gece tecavüz ettiği kız sapasağlamdı gözündeki morluk dışında. Gözlerini kocaman açtı. Çaresizlik içinde ruhunun kıvrandığını hissediyordu, o ağır hissi, iğrenç sorumluluğu hissediyordu şu anda. Sorular kafasında uçuşuyordu, aklının yerine gelmesi kafatasının içinde cereyan ediyordu...

Adalet yerini bulmuştu işte…etme-bulma dünyasıydı bu dünya...

Bir hayatın içine eden o hayatın içinde bulurdu kendisini...

Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

''valla şu anda aklımda diyecek hiçbişey yok ama aklıma getirmeye çalışacağım. Aklıma yazmayı getireyim....yazmak aklımdan hiç çıkmıyor aslında, yazmanın büyüsünü yazanlar bilir, daha doğrusu kara büyüsünü, bir kere sizi kaptı mı bir daha asla bırakmaz kalem, ta ki kaleminiz kırılana kadar... İşte yazmak bu demektir.... Niye yazmayı anlattım? Çünkü benim ismim yazı....'' Ve yazı sustu....

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım

sweetgirl
nehirr
angelgirl1
selince